Pazar, Ağustos 29

Nietzsche'den

Gidene kal demeyeceksin.

Gidene kal demek zavallılara,
Kalana git demek terbiyesizlere,
Dönmeyene dön demek acizlere,
Hak edene git demek asillere yakışır.
Kimseye hak etmediğinden fazla değer verme, yoksa değersiz olan hep sen olursun...

Düşün,kim üzebilir seni senden başka?
Kim doldurabilir içindeki boşluğu sen istemezsen?
Kim mutlu edebilir seni, sen hazır değilsen?
Kim yıkar, yıpratır sen izin vermezsen?
Kim sever seni, sen kendini sevmezsen?
Her şey sende başlar, sende biter...
Yeter ki yürekli ol, tükenme, tüketme, tükettirme içindeki yaşama sevgisini.

Ya çare sizsiniz yada çaresizsiniz…

Öyle bir hayat yaşıyorum ki,
Cenneti de gördüm, cehennemi de.
Öyle bir aşk yaşadım ki,
Tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de.
Bazıları seyrederken hayatı en önden,
Kendime bir sahne buldum oynadım.
Öyle bir rol vermişler ki,
Okudum okudum anlamadım.
Kendi kendime konuştum bazen evimde.
Hem kızdım hem güldüm halime
Sonra dedim ki ' söz ver kendine '
Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin.
Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin.
Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin.
Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin.
Öyle bir hayat yaşadım ki, son yolculukları erken tanıdım.
Öyle çok değerliymiş ki zaman,
Hep acele etmem bundandı

Anladım...



F. Nietzsche

Pazar, Ağustos 15

Sambuca

Malum yazın ortasındayız, sıcak günün içinden ılık havuz suyuna atlarken sıcakla soğuğun bizi sarıp sarmalaması yanında tatilin bize getirdiği bir başka güzellik de kokteyllerdir tabiki de. Barın arkasına geçip inanılmaz şovlar yapan yanık tenli yakışıklı barmaniniz emrinize amade olsun bu havuzbaşı sefanızda. Dileğinizi emir yaparken içki kadehlerinde, asla bilemeyeceğiniz meslek sırlarını kullanır ve kendinden başka kimsenin aynısını yapamayacağı tatlar oluşturuverir bi anda. Sambuca da bunlardan biridir şüphesiz. Gelmiş geçmiş en eğlenceli içecekler listesine ilk beşten girmiştir kendisi. Nerden gelmiş ama merak ettim...

Sambuca ismi latinceden yaşlı meyve diye çevrilse de, Arapça'da anasondan yapılan bir içki olan "Zammut" tan gelir. Zammut doğudan İtalya'ya, Roma'nın batı kıyılarında bulunan eski bir liman olan Civitaveccia'dan giriş yapmıştır Avrupa'ya. Sambuca ismi de zaten ilk defa İtalya'da bu içki için kullanılmıştır bugünden 130 yıl önce. Ama bazı eski (?)efsanelere göre, zammutu kıtalar arası taşıyan gemilere araplar Sambuq derlerdi, İtalyanlar da bu içkiye, onu taşıyan şeyin ismini verelim dediler.
İtalya'da Luigi Manzi anasonlu likörüne Sambuca Manzi derken, bu içkinin ileride ne kadar tercih edileceğini tahmin etmiş midir acaba? 1800lerde Sambucaüretimine başlanmış ama 1945'te italyan kumandanlarından biri Sambuca'ya biraz savaş yorumu katarak onu tekrar üretmiş ve büyük bir başarı dalgasıyla tüm İtalya'da yayılmış Sambuca'nın ünü. Hatta bazıları der ki, Yunanların Ouzo'su ve bizim Rakı'mız da bu içkiden ilham alınarak hayat bulmuştur.

Sambuca'nın da tabiki çeşitli servis biçimleri ve tarifleri var. Benim önerim:

Flaming Sambuca
1 shot bardağının 3/2si kadar Black Sambuca
3 kahve çekirdeği

- 3 kahve çekirdeği ve sambuca'yı bardağınıza koyun ve üstüne kibriti çakın! 15 saniye kadar yanmasına izin verin. Elinizi bardağın üstüne kapatın. Ateş sönünce bardakla eliniz arasında kalan havayı içinize çekip ardından Sambuca'yı fondip yapın! O kahve çekirdekleri boğazınıza kaçmasın dikkat edin!
Cheers!

Cumartesi, Temmuz 24

What's the point :-|

Değişim iyi bir şey midir? Bu sorunun cevabı keskin bir cümle değil bence. "Değişim her zaman iyidir."lerden sakınırım ben. Çünkü değiştikçe arkanızda bırakmanız gerekenler vardır. Yeni bir telefon almak için eskisinden vazgeçersiniz. Yeni bir eve taşınmak için eski evinizi, içindeki sayısız hatırayla beraber geçmişinize gömersiniz. Yeni olan her şey yabancıdır alışma evrenizde size. Tanımlayamadığınız duygular ve hisler dolaşır durur etrafınızda. Eskiye bir özlem başlar aniden derinlerinizde ama ııh fayda etmez artık ne özlem ne de hatıralar. Giden gitmiştir bir kere ve ardından koşup yakalayamayacağınız kadar da uzaklaşmıştır. Bu değişimin ilk evresi, nam-ı diğer özleyiş...
Sonra kabullenirsiniz etrafınızı bu sizi zorlar ama. Kendinize sürekli bunun sizin seçiminiz olduğunu söyler durursunuz. Umarım şanslısınızdır! Çünkü alışamazsanız işiniz daha da zorlaşacak ve dayanılmaz bir hal alacaktır. Neyse ki bu çok da etraftan duyulan bir şey değildir. Ne de olsa değişim bir istekle, bir kıvılcımla başlar çoğu zaman.
Alışmak karşınızdaki son evredir artık, ama en zoru da alışmaktır. Kabullenmekten bile zor. Düşünsenize, kendinize binlerce küfür salladığınızı, içinizdeki iki sizin durmadan kavga ettiğini...  Kırılmadık çanak çömlek kalmadığını ve bu kavgalardan arta kalanın tozlu kirlenmiş ve yıpranmış bir siz olduğunu. Ne kadar karamsar olduğumu sorgulamayın, değişim size iyi gelse de iyi hissettirse de olur bu... Çünkü eskiyi yıkarsınız ve yenisi gelir. Kimileri için o tozlu ve pislenmiş benliğini silip süpürmek, silip temizlemek çok eğlencelidir. Burada hep mutluluk vardır. Yeni alıp getirilip koyuluverir yerine. Uzaktan bakınca her şey birbiriyle uyumludur.Artık hepsi tamamdır, elveda eski hayat, merhaba yeniler!
Bunun tam tersi bir durum yok. Çünkü, eğer sınıflandırırsak, değişimin iyi ve kötü evreleri iç içedir zaten. Ben de bu evreler arasında gidip geliyorum şu günlerde. Öyle ki, içimde bir yerlerde taş taş üstünde kalmadı. Eskiden yaptığım ne varsa artık onları yap(a)mıyorum. Bu durumdan şikayetçi mi yoksa mutlu mu olduğumu da anlayamıyorum. Zaman dedikleri ilaç ne kadar sürede tesir eder bi fikrim yok. Meraklanmayın, durumum vahim değil, öyle kendini odalara kapatmış da değilim. Sadece bekliyorum. İyinin ya da kötünün beni gelip bulmasını...

Pazar, Haziran 6

Erik Ağacı

Yaz geliyor. Ama bahçemizdeki erik ağacı için işler hiç de öyle değil. O mevsimlerden son baharı seçmiş kendine, boyuna yapraklarını döküyor. Son zamanlarda geçirdiği soğuk geceler etkili olmuştur belki bu seçiminde. Aslında onun bu halini seviyorum ben. Herkes yeşillenirken çiçek açarken meyve vermeye hazırlanırken, o kızıl sarı renklere bürünmüş diğer ağaçların yanında kendini hemen farkettiriyor. Kim bilir belki de bu yaz yeşillenemeyeceğini bildiği için bu yolu seçti. Ne demişler payını büyütemiyorsan paydanı küçült... Çok minimalist bir söz ve de çok güzel bence. Ağaç doğrusunu yapıyor...
Erik ağacının hemen yanı başında duran bir ıhlamur ağacı var bir de. Bu yaz benim yazım nidaları atıyor adeta. Aylar öncesinden başladı bahar ve yaza hazırlığı. Çiçeklerini de açtı tomurcukları da oldu. Bu sabah pencereyi açınca güzel ıhlamur kokuları doldu odamın içine. Erik ağacının aksine, ıhlamur ağacı dallarını saldı dört bir yandan. Çok fazla büyüdü bu sefer. Yaz sonu gelmeden budanacak olduğunu bile bile yaptı bunu. Kimin için?? Erik ağacı haklıydı bence...

Salı, Şubat 23

yirmi üç müüü lol

Canım yazmak istiyor sevgili blog, lakin ne yazacağımı bilmiyorum. Ne zaman böyle hissedip yazmaya başlasam saçma sapan şeyler ortaya çıkıyor. Sonunda da siliyorum hep ama bugün azmettim saçma da olsa yayımlayacağım. Çünkü bugün 23 Şubat, yani özel bir gün.
Doğamdaki gizem gereği 23 Şubatın sadece bir kazanç ve bir kaybedişin tesadüfen bir araya geldiği bir gün olduğunu söylemekten öte gidemiyorum. (Ben söylerdim de, o* söyletmiyor :P / bkz. yalannn!) Ah be 23 Şubat, sen nasıl bir günmüşsün ki sabahın köründe kargaların o hoş kahvaltısından önce beni sevindirip göklere çıkarttın ve de bir kaç saat sonra "o sevinç sana biraz fazla gelmiş, dur dur yeğenim bir havanı söndüreyim senin" edasıyla kaba etimin üzerine çott diye oturtturdun. Hayır, kazanç ve kaybedişi  özellikle mi farklı kategorilere koydun da beni günün salağı yaptın anlamadım kiii!! Her kazanç bir kaydediş de değilmiş ayrıca. O laf da külliyen yalanmış. "Myth Busters vol.8783"  Bir dakika ya!! 23! Aman tanrım- yoksa o film gerçek miydi???!!! :S

Artık içimi dökmek zor oldu blogum, ben de yazmak yerine göbek yaptım, canım sıkılınca onla konuşuyorum. Bilen bilir :) Meğersem insanın tek ve kadim dostu göbeğiymiş... Ben de onu yıllardır hor görüp sürekli bünyemden dışlamaya çalışmıştım. Büyükçe bir hata yapıyormuşum da haberim yokmuş. Valla bak, saçma filan değil, bir dene gör diyorum sevgili okur! Ne kadar rahatlatıcı olduğunu sen de göreceksin. :))
 
* doğamdaki gizem :)

Pazar, Aralık 13

Göz


Göz ne kadar önemli bizim için. Etrafımızdaki her şeyi görmeye ihtiyacımız var. Öyle ki, bir bebeğin etrafındakileri alıp ağzına sokmak istemesi gibi, biz de etrafımızı görmeyi, tanımayı bekleriz... Hatta bu duyudan dilimiz de nasibini alır. Nitekim "Bak, görüyor musun?" "Gördüm, evet harika!" deriz, hatta çoğu duygumuzu görsel tasvirlerle bezeriz. İnsanın hayat tecrübesi "gördükleriyle" ölçülür ve sonunda da ölümü görecektir. Ya da ne biliyim, kaç ülke görmüşüzdür ya da kaç şehir? Dünya gözüyle görmeden gitmemek isteriz başka diyarlara öyle değil mi? Bir cin ali çizerken bile ağız ya da burun ihmal edilebilir, ama gözler yoksa cin alide eksik bir şeyler hissedilmez mi ya da o çizdiğimiz cin ali olmaz değil mi? Tüm bunları hissederken başkalarına da hissettirmek isteriz belki de kanıtlamaktır içimizden gelen. Fotoğrafçılık buradan kıvılcımını almıştır şüphesiz. O gördüklerimizin fotoğraflarını çekip, eşle dostla paylaşmak ne kadar da mutluluk vericidir? Zaten yaşadığınız bir şeyi başkalarıyla da paylaşarak, geçirmiş olduğunuz o anı yine yaşarsınız ama bu kez daha bi coşkulu olur sanki...


Aslında işin içinde göz varsa, görmek istediğimiz kadar görülmek de isteriz. Herkesin içinde birilerine ilgi göstermek, ilgi görmek ihtiyacı yatar aslında, o yüzden değil midir çabamızın çoğu? Evet, üniversite bitiriyoruz ama sadece kendimiz için değil (başta kendimiz için ama) çevreye de gösteriyoruz bunu yanlış mı? Bak ben doktor oldum, mühendis oldum... Adımın başındaki Dr. önekini gördün mü? gibi şeyler içimizdeki o ilgi görme merakını bastırmak için değil midir? Bu aslında açlıktan daha kötü bir şey, çünkü acıksan öyle ya da böyle yemek bulup yersin, ama öyle anlar gelir ki o egoyu bastıracak kimse olmayabilir etrafta... Yani, seyircisiz bir sahnede tiyatro yapmak gibi, söylenen sözler ve kullanılan mimikler uzayın sonsuz boşluğuna gidiverir hiç paylaşmadan.

Camımızdan dışarı uzun uzun aslında her detayını bildiğimiz arka bahçeye bakmak, bahçenin ve de dış dünyanın orada durduğunu görmek ne kadar da rahatlatıcı bir duygudur. Uzaklara dalmak da böyle bir şey... Evet, hala altımda basabileceğim bir toprak var duygusu bizi rahatlatan temel şeydir bence. Tıpkı çevresini keşfeden bir bebek gibi, aynı manzarayı evirip çevirip tekrar incelemek bize mutluluk verendir. Düşünüyorum da insanoğlu göz'lerine bu kadar tutkun olmasaydı hangi yeni tatlar çıkardı ortaya? Görme tutkusunun yerini ne alabilirdi acaba??? Görmek kadar tatlı ve tatmin edici başka ne bulabilirdik???




Cuma, Aralık 11

Theoria Motus Corporum Coelestium İn Sectionibus Conicis Solem Ambientium


Gauss isminde çok yüce bir amcamız var, kendisi matematik, fizik ve astronomi dehası... Çocuk yaşlarda gezegenlerin yörüngelerini saptayıp dünyanın sayılı matematik dehaları arasına girmiş. Hatta kendi iki boyutlu dünyasında yaptığı keşiflerle yetinmeyip çılgınca fikirler ortaya atmış. Mesela demiş ki,



Bir ağacın gövdesinde en fazla X tane yaprak olsun ve dünyadaki ağaç sayısı en az X+1 olsun. Bu varsayımdan çıkarak şöyle bir vargıya ulaşmış: birinci ağaçta bir yaprak olsun, ikinci de iki, üçüncüde üç... X. ağaçta X yaprak olsun. Peki, X+ 1. ağaçta kaç yaprak olacak? İşte o X'e kadar olan yaprak sayılarından biri olacak, yani kendini tekrar edecek. Buradan bir teoreme çıkıyor sonuç. Yanlış bilmiyorsam polinomların temeli böyle bir düşünceden ortaya çıkmış. (Yanlışsam hunharca düzeltiniz) Bu dehanın sınırları ne kadar zorladığını görebiliyor musunuz? Öyle ki, bu tespitinden doğanın kendini tekrarladığı da çıkar, bunu biyolojide kimyada fizikte uygularsak, kesinkes doğru olduğunu da görürüz. Bu soru bende şu soruyu alevlendirdi: Peki bizim sınırımız ne? Sınırımızın neresi olduğunu nasıl anlayacağız? Yapabileceğimizin en iyisini yapmak için ne kadar daha beklemeliyiz?

İnsanoğlu kendinden korkar, korktuğu için de dışarı döner, kendi içine bakmak yerine başkalarının içine bakmaya, kendini yönlendirmek yerine onları yönlendirmeye çalışır... Gauss her anlamda kendi içinde kalabilmiş bir insan. Kararlılığın ne anlama geldiğini konuşmaya başlamasından çok az sonra kavramış, bu kavramın ona ne ifade ettiğini asla unutmamış ve buradan aldığı güçle devam etmiş... Okul hayatında da "inek" değil, "bilgin" olmuş. O kadar kendine güven pıtırcığı olmuş ki :) , yaptığı müthiş keşifler ve ortaya koyduğu dünyayı değiştiren teorilerden sonra çevresi ne der ne düşünür demeden ağaçların yapraklarını bile saymış... ve o gözlemini de kararlılığıyla işlevsel bir şeye dönüştürmüş... Bu insana kafayı yemiş diyen birisinin kafayı yemiş olması gerekir!!! (evet, her türlü!)

O sırasını savmış ama ya biz? Yeni nesil, umut ile yetiştirilen geleceğin üretkenleri biz... Bazen öyle hissettiriyorlar ki, sanki dünyada gizemi çözülmemiş bir şey kalmamış, her şey eski yöntemlerle devam etmeliymiş gibi... Bırakın dış dünyayı, insan kendi vücuduna baktığında bile çözülmemiş milyon tane sırrın olduğunu görmüyor mu? Herkesin değil, ama bazılarımızın içinde Gauss’ların, Einstein’ların efendime söyleyeyim Curie’lerin yattığına inanmak istiyorum! Diğer yandan da, birilerinin altı yaşında keşfettiği hedefini biz otuzlu yaşlarda keşfetsek bari diye umut ediyorum...